Fubsy was here...

Never Followed.

Bir 59rk Türküsü


Gözüm yolda aklım otagarda
Ya kendin gel ya da haber yolla
Duyarım kalmışsın bir gidip bir durup
Basmışsın frene hâlimi unutup

59rk gecikir belki hiç gelmez
Hacıosman’da salınır da derdimi bilmez
Egzozun’ savurur halimi görmez
Gam dolar yüreğim gözyaşım dinmez

Yara bende derman sende
Ya kendin gel ya da taksiye yol ver
Duyarım kalmışsın bir gidip bir durup
Basmışsın frene hâlimi unutup

59rk gecikir belki hiç gelmez
Hacıosman’da salınır da derdimi bilmez
Egzozun’ savurur halimi görmez
Gam dolar yüreğim gözyaşım dinmez

Bir Gece Parodisi.

uyuyordur.
yarın sabah dersi var hem de ilk ikisi ingilizce.
sen de gittin bak bir de 12 yaşında tutku vardı.
ah o ne tutkuydu o.
o kadar yardımcı oldum derslerine bi yüz vermedi.
hıh aman banane boşver.
bi tekme de sen vur.
Sena da açık değil.
vay anasını.
şimdi ask.fm de yengemle konuşacağım.
çaktırma.
yengemle aramda fantezik şeyler var.
salla furkan’ı dedi geçen.
ayıp yenge dedim.
aşkımemnu yalısının hatrına bir şeyler yaşadık ki hiç sorma.
şimdi bu muhabbet bitsin seni dürteceğim.
hem de çılgınlar gibi.
böyle tiklenip ananı falan diyeceksin.
fışkıya bak ya hâlâ
yazmıyor.
ayıp be insanlık komada demişlerdi de inanmamıştım.
neyse görmeyeli çok büyümüşsün.
annenlere selam söyle.
ıyy. lan rüyamda gizem’i görüyormuşum falan.
hormonlarım alt üst olabilir.
ayrıca bugün neydi o seks partileri falan, hıh?
ayıp.
cık cık cık.
bak yine off-line oldu he ben de yedim.
bu arada bugünkü “evde kalırsam şişerim” espirisi
überdi
vallahi bak.
gene şişip gelme çok darılırım.
dur iyi diyelim iyi olsun.
***** şişko değil.
balık etli de değil.
fit fit.
hem zayıf kız mı olurmuş?
öyle çöp gibi?
yok yok. olmaz.
bak açelya da tutku da
fitlerdi.
şimdi efkarlandım işte.
beni duvarlara taşlara vur sevabına.

“Kurtlu ceviz göndermişler” dedim.

“Kurtlu mu? Neden?”

“Bilmiyorum. Rıfat abiydi gelen. Bu torbayı verdi.”

“Ne biliyorsun kurtlu olduğunu?”

“O söyledi.” Tam olarak nasıl söylediğini düşündüm biraz. “Anneannem köyden getirmiş, dedi. Pek sertmiş zor oldu ama ayıkladık. Size getirdim bu kurtlu olanları da, dedi.”

Annem elimdeki torbayı aldı. İçine baktı. Birçoğu kırılmış cevizler. Şöyle bir karıştırdı. Ben olsam iğrenirdim.

“Mutfağa koy” dedi. Sonra tespihini aldı. Dudakları sessizce kımıldamaya başladı.

Odama gittim. Ders kitabımı açtım. Açtım da içime dert oldu bu kurtlu ceviz. Birkaç dakika sonra kalem ağzımda dalmışım. Abimi farkettim:

“Tatlı mı?”

“Ne?” Kalemi hemen ağzımdan çıkardım. “Bilmiyorum, kurtlu dedi Rıfat abi.”

“Onu sormadım, kalem tatlı mı?”

Yüzüm kızarmış olmalı. Cevap vermedim. Bir süre daha durdu orada. Sonra güldü gitti.

Birkaç sayfa daha okuyamadıktan sonra içeri annemin yanına gittim. Hâlâ tespih çekiyordu. İyice yanına yaklaşıp yüzüne baktım. Bakışlarını öte yana çevirdi. Mutfak tezgâhının üzerinde bıraktığım yerde duruyordu cevizler. Çekine çekine içine baktım. Bir kıpırtıyla karşılaşmayı bekliyordum. Göremeyince elime bir poşet geçirip kırılmış cevizlerden birini aldım. Simsiyahtı. Birkaç tane küçük tünel vardı. Tünellerin etrafında toz haline gelmiş içi. İşte kurt oradaydı. Ağır ağır ilerliyordu. Bir canlının yiyeceğinin içinde yaşaması çok tuhafıma gitti. Bizim evin de ekmek ve zeytinden oluştuğunu düşündüm. Ama tükenince başka bir eve taşınmak gerekirdi.

Ertesi gün ilk teneffüste fen öğretmenini yakaladım:

“Hocam kurtlu ceviz faydalı mıdır?”

“Faydalıdır. Protein var içinde.”

Yüzümü buruşturdum. Başımı okşadı.

“Şaka şaka. Kurtların bıraktığı atıklar zararlı bile olabilir. Nereden çıktı?”

“Dün akşam bir komşu bize kurtlu ceviz getirdi de.”

“Aa, sebep?”

“Köyden anneannesi getirmiş.”

“Hepsi mi kurtluymuş?”

“Yok, ayıklamışlar.”

Öğretmenin yüzü düştü. Baştan ayağa süzdü beni. “Tamam” dedi. “Haydi, iyi dersler.”

***

Akşam eşime anlattım:

“Bu ailenin durumu pek iyi değil tamam mı. Komşularına ceviz gelmiş köyden, sen tut ayıkla, kurtluları bunlara ver.”

“Kim dedi?”

“Çocuk geldi bugün. Nasıl da saf. Soruyor bana kurtlu ceviz iyi bir şey mi diye.”

“İyi olduğunu sandı belki” dedi eşim.

“Ayıp” dedim. “Utanmazlık.”

***

Pazara erken çıktım. Akşam oldu mu iyileri bitiyor. Gerçi akşam ucuzluyor ama olsun, tazeyken almayı tercih ederim. Girişte ceviz tezgâhı gözüme çarptı. Evvelsi gün Burhan’ın anlattığı şeyi hatırladım:

“Kaça ceviz?”

“Abla çok taze. Bak yi bak” Hemen orada kırık olanlardan birini elime tutuşturuverdi. “Yi abla çekinme. Siftahım senden olsun. Gez dolaş bakalım böyle ceviz görebilecek misin.”

“Kurtlu olmasın” dedim.

“Abla ayıp ettin. Bir tane çıkarsa Allah da benim canımı alsın, o kadar söylüyorum.”

“Ayıklıyor musunuz?”

“Bak şimdi kurtlu olanı zaten delik olur.” Pazarcılara özgü o enerjiyle gözüme soktu iri bir taneyi. “Dikkatli bakacan. Hem biz ilacını suyunu veriyoz. Olmaz bizde öyle zararlı. İlaç dediğim de bakma. Daha olgunlaşmadan. Böcek neyin giremiyor bir daha.”

“Kurtlu olanları ne yapıyorsunuz?”

“Abla kurtlu yok diyorum.”

“Ya diyelim ki çıktı. Ne yapıyorsunuz? Komşuya mı veriyorsunuz?”

Dalga geçtiğimi sanıp içerler gibi oldu pazarcı. Elindeki cevizleri atıverdi yığına.

“Hiç olur mu? İnsanız biz afedersin. Çöpe atarız.”

Şöyle bir göz kırptım pazarcıya. Aldım iki kilo, dolaşmaya devam ettim.

***

“Kız çay koy. Dizlerim koptu bugün.” Somyaya bırakıverdim kendimi.

“Nasıldı?” dedi hanım.

“Çok şükür bin bereket. Zabıta geldi arandı filan. Hamdolsun yok bizde yamuk leblebi.”

“Yamuk leblebi mi?” diye gülerek sordu oğlan.

“Hee yamuk leblebi.”

“Nasıl oluyor o baba?”

“İşte lafın gelişi, yani yanlış iş yapmıyoruz anlamında.”

“Hıı” dedi. Hemen de anlıyordu sıpa.

Yanıma çektim. Öptüm saçından.

“Baba anlatsana? Bugün o deli çocuk geldi mi?”

“Gelmedi.” Her hafta gelip saçma sapan sorular soran şu sarışın çocuğu kastediyordu. Ben de oğlana anlatıp güldürüyordum. Geçen hafta “Sizin cevizler Almanya’dan mı geliyor?” diye sormuştu. Daha önceki hafta “Cevizi benim dedem icat etti, size de getireyim mi?” diyordu. Deli herhalde deyip suyuna gitmiştim.

“O çocuk gelmedi ama sabah bir kadın geldi. Kurtlu cevizleri komşuya mı veriyorsunuz, diye soruyor.”

Oğlan abartılı bir kahkaha patlattı. Nasıl da hazırdı gülmeye. Galiba bu yaşta çocuklar için babasından daha komik biri olamaz.

Hanım çayları getirirken duydu konuşmayı:

“Bozuk mu çıktı cevizlerin?” diye korkuyla sordu.

“Yoo benimkiler değil. Kadının birini anlatıyorum. Öyle soruyor. Nereden icap ettiyse.”

***

“Biliyor musun Aylin, senin gibi kurtlu cevizleri ne yaparlar?”

“Ne yaparlarmış?”

“Komşuya verirler. Hahaha!”

“İğrençsin Onurcan. Öğğretmeniiiim, Onurcan bana iğrenç şeyler anlatıyor!”

***

Kapı çaldı. Tülbentimi sarıp delikten baktım. Yan komşunun küçük kızı. Açtım:

“Süleyha Teyze bunu annem gönderdi” dedi elindeki aşureyi yukarı doğru uzatarak. “Ceviz göndermiştiniz ya onun için de çok teşekkür etti.”

“Ne demek evladım, Allah razı olsun. Afiyet olsun.”

Aşureyi masaya koydum, yanına da iki kaşık. Rıfat da herhalde gene pazara gitmişti. Pazarcılarla konuşmayı nedense çok seviyor bu çocuk. Allahtan kızıp da dövmüyorlar. Anlıyorlar herhalde azıcık kafadan uçuk olduğunu. Böylesini de Rabbim korur işte. Ne yapayım? Eve de kapatamam ya. Beş dakika sonra zil: Rıfat.

“Ooo anne ne bu? Sütlaç mı?”

“Aşure oğlum sütlaç değil. Komşu getirmiş. Haydi ellerini yıka da yiyelim.”

“Neden getirmişler?”

“Ne olsun oğlum işte görenek. İnsaniyet. Geçen akşam ceviz gönderdik ya seninle.”

“Kurtlu mu aşure? Aşure maymunlu mu? Üçüncü sorum ise; aşure tilkili mi?”

“Yoo kurtlu filan değil. Mis gibi aşure. Niye kurtlu olsun aaa, ayıp, deme öyle.”

“Ben onlara hayvanlı ceviz götürdüm ya.”

Kaynar sular indi başımdan ama belli etmeden sakin sakin sordum:

“Nasıl hayvanlı ceviz oğlum?”

“Hani sen bunları götür dedin ya. Ben de götürdüm. O cevizler etli değil miydi?”

Fasulye tanesi boğazıma takıldı, öksüre öksüre mutfağa koştum. Çöpün kenarına bıraktığım poşetin düğümünü deli gibi açtım: Sağlam cevizler.

Sonra o poşeti nasıl kaptım, tülbentimi nasıl aldım, nasıl fırladım apartmana, komşunun zilini nasıl çaldım…

Kapıyı açtığında gözyaşlarım boşanıverdi. Hıçkırarak sarılmışım kadıncağıza, cevizler yayılmış ortalığa, düşeyazmışız beraber. Nasıl korkmuş o mübarek kadın, anlatır durur bizim deli Rıfat.

Selahattin ve Diğerleri

Karışmış aklı, girdi artık prof’a

Ayıp ettin geçti tabii abisi

Dayanamaz söz gelince (kalof’a)

en sevdiği linguistics tabisii.

Fethiye’nin gururu diyorlar ona

diğerleri tabanvaydır kilyos’a

essay yazıyor piç aurelio sana

hiç affetmez döşer tabii kankisi.

Üç noktadır tepkisi, biline

Pavlik rubbish demek senin neyine

çalışmaktan iki büklüm beline

ağrı girdi yeter artık kardişi.

Bir gün değil, her gün(?)

İnsanları çelişkilere sevk eden siyasete, politikaya, aforizmalara ve nicelerine anlam veremiyorum. Gündemin dakikalık periyotlarla sarsıldığı bir ortamda “bir günün, her günün” ayrımını yapmakta ne kadar tarafsızız, bunu da bilemiyorum. Dil, din, köken hatta bölge (efe, yiğit, aslan artık her neyse) ayrımlarının hâlâ yapıldığı bir ortamda bildiğim tek şey ölümsüzlük diye bir şeyin olmayışı. Keşke herkes uğruna her şeyini verebileceği kimseler için 193∞/200∞/2597575757584∞ gibi basit bir işaretle ölüme meydan okuyabilseydi. Beklemek zorunda kalmasaydı canlar “bir ölü”nün ardından. Bir ölüm yıl dönümü bu kadar beklenmeseydi. 

Leck mich im Arsch

Leck mich im Arsch!
Goethe, Goethe!
Götz von Berlichingen! Zweiter Akt;
Die Szene kennt ihr ja!
Rufen wir nur ganz summarisch:
Hier wird Mozart literarisch!

Kiss my arse!
Goethe, Goethe!
Götz von Berlichingen! Second act;
You know the scene too well!
Let’s sing out now summarily:
Here is Mozart literary!

olmadı kaçarız.

sorulmamışken henüz ilk soru

söylenmemişken bir dizi yalan 

hâlâ bi bilet var arka kapıda 

olmadı kaçarız.

Aşiyan Yolları’ndan Seslensem Duyar Mısın?

Killost-Bebek-Killost

Beni benden alıkoyan uykuya gayrı ihtiyari yenik düşüyorum sabaha karşı. Bedelini on bir otobüsünü kaçırarak ödüyorum. Kahvaltı yerine bir öğle yemeğiyle başlıyorum “güne”. Hızlı adımlarla 59 rk’nin izini sürerken O’nu görüyorum. Taksim’e kaçacağını sanarken güney’e ineceğini anlıyorum. “Free free” takılacakken Nispetiye’de yiyor kazığın çukulatalısını. Bebek’te üj bej tur atarcasına ilerlerken işimiz topu topu yarım saat sürüyor. Ölümün Opel’den gelmesi çok acı olurdu diye haykırıyor ve atıyor kendini Porsche’un önüne. Ne yazık ki teğet geçiyor Clio’nun bana geçirmesi gibi. Ardından şube müdürü’ne uydurduklarımın cezası dev bir Garfield arkadaşımızdan geliyor. “Allah Allah” diye haykırıyor Garfield kardeşimiz. Selamımızı eksik etmeden ayrılıyoruz yanından. Sofyan makamında “Aşiyan Yolları’ndan Seslensem Duyar Mısın?” nağmelerine kendimizi kaptırarak o merdiven senin bu yokuş benim geziyoruz. “Pandora’ya” atıyoruz kendimizi, nefes nefese Ah Muhsin Ünlü ararken “Sarnıç” ve “Uykusuz”la tatmin oluyoruz. İşemişten beter kaçarken yağmur tanelerinden BİM kucak açıyor, eksik olmasın. 59 rk’da oturacak yer bulabilmenin sevinciyle varıyoruz Killost’a.

Her zamankinden farksız bir Killost Günü’nün sonuna geliyoruz. Elde var bir sıfır.

Kıymalı makarna’yı unutmadım. Sanırım gözüme uyku girmeyecek. Oturayım salıcakla. 

Resulullah’la Benim Aramdaki Farklar

“resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.
resulullah yolda ebu bekir’i görse es selamu aleyküm ya sıddık derdi,
ben yolda ebu bekir’i görsem tanımam.
resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.

resulullah azrail’i yolda görse tanırdı;
ben azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.

resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey allah’ın resulü;
fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?

resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki ‘kızım ha gayret!’
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘anneciğim ölmesen’

ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘anneciğim seni ben’
annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.

resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.

ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının

anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf…

resulullah çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o küçücüktü;
benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.

annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!

olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
nasıl olsa resulullah da ölü annem de ölü”